
Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkan Fransa Cumhurbaşkanı, Türkiye sergisinin açılışında Gül'ün yanında sakız çiğneyerek, ilgisiz görünerek Türkiye'yi AB yolundan caydırabileceğini sanıyor
kaynak. iyibilgi.com

Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkan Fransa Cumhurbaşkanı, Türkiye sergisinin açılışında Gül'ün yanında sakız çiğneyerek, ilgisiz görünerek Türkiye'yi AB yolundan caydırabileceğini sanıyor
kaynak. iyibilgi.com
''Hitlerin olduğu sanılan kafatası kalıntıları bir kadına ait.''
Netpano yazarı Oktan Keleş yine bir adım önde: 
HABERTÜRK
ABD’li bilim adamları, yıllarca Rus arşivlerinde saklanan Hitler’in kafatası kalıntılarının bir kadına ait olduğunu ortaya çıkardı.
Hitler’in 30 Nisan 1945’te kendisini kafasından vurarak intihar ettiği iddia ediliyordu.
Connecticut Üniversitesi’nin Hitler’in kafatası üzerinde yaptığı DNA testleri bu iddiayı çürüttü.
History Channel için hazırlanan “Hitler’in Kaçışı” isimli belgeselde açıklanacak araştırmaya göre kafatası 40 yaşında bir kadına aitti, Hitler ise 1945’te 56 yaşındaydı.
Oktan Keleş Bey daha önce konuyu gündeme HİTLER'İN MUMYASI başlığı taşımıştı:
"Hitler'in cesedi dahi düşman eline geçmez, külleri bile kalmaz.
Şimdi detaya girmeyeceğim. İşin aslı şu: Hitler'i Nazilerin içindeki görevli Yahudiler tarafından organize bir şekilde daha önce planlandığı gibi kaçırttılar.
Hesapları Ruslar Berlin'e girdiğinde canlı kaçırmaktı ama aksama oldu.
Ancak cesedini kaçırdılar, sözde de intihardan sonra üzerine benzin dökülüp yakıldığı masalını uydurdular.
Asıl bilmen gereken şudur:
Hitler'i kaçırdıkları zaman daha önce planlandığı gibi ayarlanan bir yerde cesedin iç organlarını çıkardılar ve geçici ilaçlamayla kokmasını ve çürümesini geçici bir şekilde önlediler.
Şok olmuştum.
Heyecanla gerisini bekliyordum. "
" İlhami ağabey devam etti: ...
(Hitlerin cesedi.).
Daha sonra planlandığı gibi hareket edilerek çeşitli vasıtalarla önce Bulgaristan'a sonra da Türkiye'ye, Edirne'den İstanbul'a getirdiler.
İstanbul'da daha önce ayarlanmış bir evde Yahudiler tarafından geçici ilaçla bozulmaya başlayan ceset mumyalandı.
Bir süre sonra aynı grup Balkanlardan kaçan 10.000 kişilik ilk kafile Edirne-İstanbul civarlarında ikamet eden Yahudi kafilesiyle Filistin'e gitmek üzere yola koyuldu.
Hitler'in mumyası bugünkü İsrail'de bir yerde çok gizli sakladıkları başka sırlarla beraber saklanmakta."
"...Sonuç malum.
A.B.D.'i Büyük İsrail'i ilan etmek için kuranlar bunu o zaman başaramadılar ama "HİTLER'E İSRAİL 'İ KURDURDULAR."
Büyük İsrail projeleri hâlâ devam etmekte;
tabi yine A.B.D. korumasında.
Hitler'in mumyasına gelelim.
Neden böyle bir şey yapıp, Hitler'i mumyalayıp ve ardından kaçırıp şu an İsrail'de saklıyorlar?
Bir gün Büyük İsrail'i ilan ettiklerinde, bu mumyayı kuracakları Büyük Süleyman Mabedi Müzesin'de, "İsrail'i kurduran adam" olarak sergilemek için.
(Tabi hiçbir zaman Büyük İsrail'i kuramayacaklar inşallah.)
Bir önemli şey daha söyleyeyim:
Şeytanîlerin yeni bir planı.
Planın adı "ÖRÜMCEK AĞI".
Planın kısaca içeriği şu:
Sınırları çizilmiş bir Büyük İsrail'den önce, tüm dünya ülkelerinin mekanizmalarını bir örümcek ağı gibi sarıp ele geçirerek, dünyayı farkında olmadan Büyük İsrail haline getirmek...dedi ve sustu...."
O gün İlhami Abi'ye bir soru daha sormuştum:
İstanbul'da Hitler'in cesedinin mumyalandığı İstanbul'daki ev neredeydi acaba?
Bana Tarabya'da demişti.
Daha sonra o ailenin de şahit bırakmamak için yakıldığı, böyle bir bilgi sızmasının önlenmesi için katledildiği, olası bir bilgi sızmasındaysa bu cinayetleri SS subaylarının İstanbul'daki faaliyetlerinin sonucu olarak onları üzerine atmaları ve bir kamufle olarak atılması planlandığı İlhami Abi'nin açıkladığı diğer önemli konu
başlıklarıydı.Aldığım bilgi bu kadardı.
Bunları 2005 sonlarında öğrenmiştim.
Ama beni şok edecek bir olay olmuştu:
Bu bilgileri kaydettiğimden yaklaşık 10 ay sonra 15 Ekim 2006 Pazar tarihli Zaman Gazetesi'nin Turkuaz ekinin 5.sayfasında koca bir başlık atılmıştı:
NAZİ ATEŞİ ONLARI İSTANBUL'DA YAKMIŞ. ..."
Yazının tamamı için:
http://www.netpano.com/makale/?makale=447
Kaynak. netpano.com
İsrail ateşle oynuyor... İbrahim Kiraslı'nın köşe yazısı.
Aydın Doğan’ın vergi cezasıdır, Kürt açılımıdır derken fazlaca içimize kapanıyoruz galiba; düpedüz dünyadan habersiz kalıyoruz:
Kudüs’ten yine “tuhaf” haberler geliyor bugünlerde.
Türk basınında çok fazla yer almasa da hepimizi ilgilendiren, hatta dünyanın geleceği için hayatî önem taşıyan gelişmeler bunlar.
3-9 Ekim tarihleri arasında Yahudiler Sukot Bayramı’nı kutluyorlar.
Bu vesileyle Kudüs’teki Ağlama Duvarı’na akın eden binlerce fanatik Yahudi’nin hedefinde yine Mescid-i Aksa var.
Bu fanatik Yahudi grupların
“Bir Milyon kişiyle Mescid-i Aksa’yı basma”
çağrıları yapması üzerine burada nöbet tutmaya başlayan Filistinli Müslümanlar da İsrail polisinin saldırısına uğradı.
Bu arada Mescid-i Aksa’nın kapıları kapatıldı.
İsrail hükümetinin fiili bir durum oluşturarak İslamın -Kabe ve Mescid-i Nebevi’den sonra- üçüncü büyük mabedini ibadete kapama planları yaptığı düşünülüyor.
Defalarca saldırıya uğrayan, yıkılmak veya yakılmak istenen Mescid-i Aksa birkaç yıl önce de bir “arkeolojik hafriyat” çalışmasının hedefi olmuştu.
Yapılan kazı çalışmasının El Aksa Camii’ne zarar vermeye yönelik olduğu endişesi Başbakan Erdoğan’ı da harekete geçirmiş ve bir Türk heyeti olay yerini incelemek üzere bölgeye gönderilmişti.
İşte o günlerde
“bu tuhaf olayların kaynağında ne var”
sorusuna cevap olarak şunları yazmıştım:
***
Bunun kaynağında Siyonizm’in bilinen hedefleri var.
Siyonistler “Tapınak Tepesi” denilen bölgede yer alan Mescid-i Aksa ile Kubbet-üs Sahra’yı ortadan kaldırarak burada Süleyman Tapınağı’nı üçüncü defa inşa etme hayali kuruyorlar.
Çünkü bunun kendilerine vaat edilmiş olduğuna dair bir inanışları var.
Bu olay -beklenen diğer birkaç gelişmeyle birlikte- gerçekleştiği takdirde Mesih’in geleceğine ve dünya üzerinde bin yıl sürecek Yahudi egemenliğinin kurulacağına inanıyorlar.
İnançlı Yahudilerin büyük kısmı “Mesih Planı” da denilen bu Tevrat kehanetine iman ediyorlar. Yalnızca İsrail devletinin kurulmasını “Tanrı’ya karşı çıkmak” olarak gören ve Siyonizm’in İsrailoğullarına belâ getirecek bir yol olduğunu savunan Neturei Karta tarikatı üyeleri buna karşı çıkıyorlar.
Ama onlar oldukça marjinal bir grup.
Bir de tabii ki seküler Yahudiler var.
Onlar politik veya sosyal bir ihtiyaca cevap vermediği sürece bu tür kehanetlerin veya ilahi vaatlerin gerçekleşmesi gibi dini konuları öne çıkarmayı uygun bulmuyorlar.
Devlet yönetiminde seküler zihniyetteki Yahudilerin ağırlığı daha fazla olduğu için devletin politikası da bu çizgide şekilleniyor.
Ama seküler kesimin de, aynı zamanda devletin politik stratejilerini ifade eden bu Tevrat kehanetlerini reddetmeleri söz konusu değil.
Yalnızca daha pragmatik bakıyorlar;
şartların uygun olmasını gözetiyorlar.
“Acele etmeyelim, dikkatli olalım” diyorlar.
Ortodoks din adamlarının ekseriyeti de “Mesih Planı”nı kabul etmekle birlikte Tapınağın üçüncü kere inşası gibi gelişmeler için vaktin henüz gelmediğini, şartların tamamlanmadığını söylüyorlar.
Geçmiş yıllarda bazı fanatik Yahudi gruplarının bu maksatla Mescid-i Aksa’yı ortadan kaldırmaya yönelik bombalama girişimleri ortaya çıkmıştı.
İsrail devleti bütün İslam dünyasını fiilen karşısına almasına yol açacak böyle bir eyleme sıcak bakmadığından bu konudaki girişimleri engellemeyi tercih etmişti.
Din adamları da bu tür eylemleri “acelecilik” olarak yorumladılar.
Ama hiçbiri “Bizim Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etmek gibi bir gayemiz yok” demedi, diyemedi.
Kaynak:Star Gazetesi

Yakın devrin din mazlumları kitabının müellifi Mustafa Necati Bursalı vefat etti.
Hazreti Peygamber (s.a.v)'e yazdığı şiirlerle bilinen Mustafa Necati Bursalı Hakka yürüdü.
60'ın üzerinde eser kaleme alan Bursalı'nın cenazesi bugün İstanbul Sarıyer'de bulunan Yeniköy Bağlar mevkiindeki Cevahirler Camii'nde kılınan öğle namazının ardından Yeniköy Mezarlığı'na defnedilecek
MUSTAFA NECATİ BURSALI KİMDİR?
1941 yılında Samsun Kavak Alaçam Köyü'nde doğdu. Kendi tabiriyle dünya çemeninde henüz güller dermeye fırsat bulamadan anneden öksüz kaldı.
İlkokulu ve hafızlığını aynı köyde bitirdi. Daha sonra, herkesin hayalini süsleyen şehir İstanbul'a geldi.
Burada ilk dinlediği üstad Abdurrahman Gürses oldu.
Kıymetli alim ve fazıl kimselerin sohbet halkalarında bulundu.
Derken İmam Hatip yılları. 23 sene 4 ay bu vazifede bulundu. İmamlıkla beraber yazı hayatı da başladı.
Yine bu yıllarda zamanın hat üstadı Hamid Aytaç Bey'den hüsn-i hat derslerinden icazet aldı.
1965'te Osman Reis Camii imim-hatipliğine tayin edildi.
1998'de emekliye ayrıldı.Yazı ve şiirleri Yeni Asya , İslam gazete ve dergilerinde çıktı.
Mustafa Necati Bursalı 1965 yılından bu yana 50'den fazla eser verdi.
Bursalı hayatı boyunca Kutlu insan Hz. Peygamber'in hayatından, insanlığa sunduğu güzelliklerden söz etti.
Çeşitli dillere de çevrilen eserlerinin en büyük özelliği güzel insanları anlatması.
Bursalı çalışmalarını tüm hastalıklara ve sıkıntılara rağmen sürdürdü.
Pek çok hastalığın üstesinden gelen ve mütevazı şartlarda yeni eserler yazmaya devam eden Mustafa Necati Bursalı son yıllarında hastalıklardan dolayı çok sevdiği hat çalışmalarını yapamıyordu.
Yakın Tarihin Din Mazlumları, Beni Mevlâya Bırak, Yüreğime Kor Düştü, Selâm Sana Sultanım, Yine Gel şiir kitaplarının da aralarında olduğu 60 kitap bıraktı geriye.
Uzun yıllar sıkıntısını çektiği hastalıklarla ilgili ise şunları söylemişti:
"Hastalıklar ölüm sebebi değildir.
Ancak eceli gelenler ölür.
Benim başımda ölümümü bekleyen nice sağlam insanlar senelerce önce ebediyete kanat açtı.
Hayatı yaratan Allah Teâlâ olduğu gibi, ölümü yaratan da yine O'dur.
O halde ne gam!"
23 sene dört ay aynı camide imam hatiplik yapan ve orada da, yazılarımda da, insanlara İslamiyetin güzelliğini, saadetin ancak burada bulunabileceğini anlatan Bursalı, gençliğin felaket çukurundan saadet caddesine çıkması için çaba harcadı. İnsanlara günlük hayatımızda bizi bunaltan pek çok şeyin çözümünün peygamber ve ailesini örnek almakta ve İslam'ı yaşamakta olduğunu anlatmaya çalıştı.
2002'de gazetemizde yayınlanan söyleşisinde hastalıkla iç içe bir ömür, size ne öğretti?
sorusuna şu cevabı vermişti:
Hayatımızın bir başkasının elinde olduğunu.
Çok kere "benim gözüm, benim kulağım, benim gönlüm, benim elim" deyip duruyoruz.
Halbuki gözümüzün nurunu Cenâb-ı Hakk söndürecek olsa, bize kim bir göz bağışlayabilir?
İşte hastalıklar insanda olan âfiyet nimetinin daima hatırlanmasını sağlıyor ve kulu Hâlikına daha çok bağlıyor.
Hiç bir eksiği olmayan, her nimete mazhar olan kimseler çok defa hüsranın yaylasına çadır kurup mezarlarda geçecek günleri unutuveriyorlar.
Halbuki insan sabaha çıktığında akşama ereceğini bilemez.
Hattâ bir dakika sonra başına ne gelecek, onu bile tahmin edemez.
İki Cihanın Saâdet Güneşi Efendimiz (Aleyhisselâtu Vesselâm), Abdullah b. Ömer'e şöyle dedi:
"Sabaha çıktığın vakit akşama çıkacağını düşünme, akşama çıktığın vakit de sabahlayacağını hatırına getirme.
Hayatından ölümün ve sıhhatinden hastalığın için -zaman- ayır.
Yâ Abdullah! Yarın adının ne olacağını bilemezsin!"
Evet, günümüzdeki bütün kavgalar, gürültüler ölümün unutulmasından, hesap gününün hesaba alınmamasından ileri gelmektedir.
Şunu da ifade edeyim ki, hastalıklar ölüm sebebi değildir.
Ancak eceli gelenler ölür.
Benim başımda ölümümü bekleyen nice sağlam insanlar senelerce önce ebediyete kanat açtı.
Hayatı yaratan Allah Teâlâ olduğu gibi, ölümü yaratan da yine O'dur.
O halde ne gam!..
Kaynak:Milli Gazete
Polonyada bir enstitü tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçları, Alman Nazilerin savaş sırasında, sınırlı sayıda olmakla birlikte gerçekten sabun üretmek için insan bedenini kullandığını ortaya koydu. 
Polonya'daki IPN enstitüsünün bugün açıkladığı araştırma sonuçları, Nazilerin, Profesör Rudolf Spanner tarafından yönetilen Dantzig Tıp Akademisi Anatomi Enstitüsünde insan bedeninden alınan bazı maddelerle sabun yaptıklarına kuşku olmadığını gösteriyor.
IPN'den Paulina Szumera, araştırmayı, bu olayları inkar eden seslere karşılık vermek için başlattıklarını,söyledi.
Szumera, Polonyalı bilim adamları tarafından, Lahey'deki uluslararası Adalet Divanı'nın arşivlerinde kalan ve Nürnberg'teki mahkemede kanıt olarak kullanılan son sabun parçası üzerindeki incelemelerde, sabun yapımında kullanılan bedenlerin Stutthof Nazi Temerküz Kampı ile Gdansk'taki cezaevleri ve bir psikiatri kliniğinden geldiğinin saptandığını söyledi.
İnsan bedeninden yapılan sabunların, profesör Spanner'in laboratuvarında masaların temizliğinde kullanıldığı saptanan araştırmada, sabunlara kötü kokmaması için badem esansı katıldığı da ortaya konuldu.
Nazilerin ve komünistlerin Polonyalılara karşı işlediği suçları araştıran bir enstitü olan IPN'nin araştırmasında, sabun yapılan insanların laboratuvarda öldürülüp öldürülmediği ya da bu sabunların piyasaya sürülüp sürülmediği konusunda bilgi verilmedi.
kaynak: tarihsuuru.com/
28 Eylül 2009 Pazartesi 10:26
Almanya'da dün yapılan seçimlerde 33.8 oy alan Hıristiyan Birlik Partileri seçimin galibi olurken, Angela Markel'in ikinci dönem için başbakanlığı kesinleşti.

Dün yapılan seçimlerde 35.2 olan oy oranını 33.8'e düşürmesine rağmen Hıristiyan Birlik Partileri seçimin galibi oldu.
Seçim sonuçlarına göre Başbakan Angela Merkel koltuğunu korurken, koalisyonun diğer ortağı Sosyal Demokrat Parti (SDP) aldığı hezimetle iktidardan oldu.
Sosyal Demokrat Parti, oyların sadece yüzde 23'ünü alırken, Hür Demokratlar yüzde 14,6 ile büyük bir artış kaydetti.
Sol Parti'de oyların yüzde 12,1'ini alarak Federal Parlamento'da dördüncü büyük parti oldu.
Beklediği oy artışını elde edemeyen ve Eş başkanlığını Cem Özdemir'in yaptığı Yeşiller Partisi ise yüzde 10,5'luk oy oranı ile meclisteki beşinci parti oldu.
Sonuçları değerlendiren Merkel amacının Hür Demokrat Parti(FDP) ile koalisyon kurarak tekrar başbakan olmak olduğunu belirterek, Almanya'nın tarihin en büyük ekonomik krizinden geçtiğini ve yeni seçilecek hükümetin en önemli hedefinin ülkeyi bu derin krizden çıkarmak olduğunu kaydetti.
FDP Başkanı Guido Westerwelle ise, parti olarak muhafazakarlarla ortaklığa 'evet' dediklerini bildirdi ve vergilerin azaltılmasını, bürokrasinin budanmasını, kalkınmanın canlandırılması ile istihdamın sağlanmasını ortak hedef olarak ele alacaklarını açıkladı.
SPD'nin başbakan adayı Frank Walter Steinmeier, sonucu Alman sosyal demokrasisi için acı bir gün ve büyük bir yenilgi olarak tanımladı.
Öte yandan seçime katılım oranı yaklaşık yüzde 72 olurken, bu oranın İkinci Dünya Savaşı sonrası görülen en düşük katılım oranı olduğu belirtildi.
Oy vermeyenlerin önemli bölümünün de Sosyal Demokrat seçmen olduğu tahmin ediliyor.
Haber Diyarbakır
''Bu ülkede dans etme ve içki içme özgürlüklerini ancak askerî darbelerle güvence altına alacaklarını düşünen bir insan türü var''
Ahmet Altan / Taraf
Tuhaf Solculuk
Tarhan Erdem, Neşe Düzel’le yaptığı o harikulade konuşmada herkesin bildiği bir durumu, çok net ve unutulmaz bir şekilde formüle etmiş.
“Bu ülkede kişisel özgürlüklerden yana olanlar, siyasi özgürlüklerden yana değil.”
Kadın erkek eşitliğini savunan, kadın haklarına saygılı, bireysel yaşamın sınırlanamayacağına inanan bu insanlar, düşünce ve inanç özgürlüğüne karşı çıkıyor.
“İnsanlar özgürce yaşasın ama düşüncelerini ve inançlarını özgürce açıklamasınlar” diyen bir tuhaflık.
Batı kültürüne uygun bir yaşam biçimini savunan ve böyle bir yaşama biçiminin bu ülkede demokrasiyle olamayacağına inanan bir insan türü.
Dans etme ve içki içme özgürlüklerini ancak askerî darbelerle güvence altına alacaklarını düşünüyorlar.
Üstelik, “yaşam biçimi özgürlüğünü” savunmayı da “solculuk” sanıyorlar.
Anlayabildiğim kadarıyla onların mantık silsilesi şöyle kuruluyor, “laiklik insanların içki içme, dans etme, sevişme özgürlüğünü güvence altına almaktır, bunu savunmak laikliği savunmaktır ve böyle bir laikliği savunmak da solculuktur.”
Bu “solcular”, Kürtlerin ve başını örten dindarların kendileriyle “eşit” olmasını da kabul etmiyorlar.
Onlara göre Kürtler ve dindarlar onlarla eşit olursa ülke ya bölünür ya da şeriat gelir.
Biliyorum inanması çok zor ama bunun “solculuk” olduğuna samimiyetle inanacak kadar cahil insanlar var gerçekten.
Zaten bu düşüncelerinde “samimi” olmalarını sağlayan cahillikleri yüzünden fevkalade cüretkâr açıklamalar yapıp “darbeyi savunduklarını” bile söyleyebiliyorlar.
Darbeyi de Ergenekon’u da savunanlar bu gruptan çıkıyor, Kürt açılımını engellemek isteyenler, başını örtenlerin üniversiteye alınmamasını isteyenler de bunlar.
CHP’nin her türlü demokratik gelişmenin önüne set çekmesini sağlayan “destek” de bu insanlardan geliyor.
Şah’ın İranı’nda, Franco’nun İspanyası’nda, Salazar’ın Portekizi’nde, Kral Zahir Şah’ın Afganistanı’nda, Pinochet’nin Şilisi’nde “bu özgürlükleri” aynen bu şekilde savunan insanlar vardı.
Onlara “solcu” denmiyordu.
Onlara “faşist” deniyordu.
Belli bir kesimin “yaşam özgürlüğünü” güvence altına alabilmek için toplumun diğer kesimlerini silahla baskı altında tutmanın bir tek adı var çünkü, o da faşizm.
Bizimkilerin önemli bir kısmının aslında sadece” cahil” olduklarına inanıp, –ki onların iki yüzlü değil de cahil olduklarına inanmak ciddi bir komplimandır onlar için-, onlara işin gerçeğini anlatmaya çalışmalıyız.
Birincisi, laiklik belli bir “grubun yaşam özgürlüğünü” savunmak değildir.
Laiklik, devletin hiçbir inanca sahip olmaması, hiçbir inanca ve yaşam biçimine müdahale etmemesi, her inancı ve yaşama biçimini güvence altına almasıdır.
Ve, laikliğin en önemli teminatı demokrasidir.
Laik olmayan bir demokrasi yoktur.
Demokrasiyi savunduğunuzda laikliği de savunursunuz.
Ama demokrasi olmayan bir laikliği savunmaya kalktığınızda sadece faşizmi savunmuş olursunuz.
“Eşitliği” inkâr eden bir solculuk yoktur.
Hiçbir zaman olmamıştır.
Hiçbir zaman da olmayacaktır.
Solculuk, eşitliği ve değişimi savunur.
Sol mücadelenin iki ana meselesi budur.
İnsanlar eşit olsunlar ve insanlığın yaşadığı değişimin önü, çıkarların bozulacağından korkanlar tarafından kesilmesin.
Ayrıca, solculuk, 19. ve 20. yüzyılda sanıldığı gibi “işçi sınıfının” mücadelesi de değildir, geçmiş yüzyıllarda “üretim araçlarının sahiplerinin” kendi çıkarları için eşitliği ve değişimi engelleyeceği düşünüldüğü için, “eşitliği ve değişimi”, hiçbir malı olmayan işçi sınıfının sağlayacağına inanılmıştır.
İşçi sınıfı, solculuk için bir “amaç” değildi, eşitlik ve değişim için bir “araçtı”.
İşçi sınıfıyla “solculuğu” özdeşleştirmeye kalkanlar, solculuğu her türlü felsefi temelinden koparıp siyasallaştırırlar ve işçi sınıfının yok oluşuyla birlikte solculuğun da yok olacağını kabul etmek zorunda kalırlar.
Halbuki gerçek bu değildir.
Bugün işçi sınıfı tarih sahnesinden çekiliyor ama eşitlik ve değişim mücadelesi sürüyor.
Onun için bir kesimin “yaşam biçimini” demokrasiyi reddederek savunurken, bugün artık iyice tutuculaşan ve sistemin destekleyicisi haline gelen sendikaları da savunmak, insanı “solcu” yapmaya yetmez, en fazlasından bir “neo-Peronist” yapar.
Bugün faşizmin kucağına savrulurken aslında “solcu” olmak isteyen insanlar varsa, eşitlik ve değişim konusunda bir düşünsünler.
Biraz okusunlar.
Gerçekten samimi olanları “cahilliklerinin” üstesinden gelirlerse, Kürtlerin, dindarların, Alevilerin bu toplumun “egemen kesimiyle” eşit olmasını savunmaları gerektiğini, demokrasiyi savunmadan laikliği savunamayacaklarını, toplumsal değişimin önünü açacak her hamleyi desteklemenin herkesin ortak çıkarına olduğunu anlayacaklardır.
Faşist olmak istiyorlarsa olsunlar, hayatla ve değişimle dövüşür, kaçınılmaz yenilgiye de katlanırlar.
Ama solcu olmak istiyorlarsa, eşitlik ve değişim için verilen mücadelede “ezilenlerin” yanında yer almak zorunda kalacaklar.
Muhafazakârların gerisinde kalarak solcu olamazlar çünkü.
kaynak. taraf
EN ALTTAKİLER…
Babamın esnaf olması sebebiyle hatırlarım.
Yıl 1972 yılından 79 yılına kadar Aksaray'da bulunan dükkânımıza Almanya, Avusturya, İsviçre ve azda olsa İngiltere'den o zamanki adıyla alamancı (!) kardeşlerimizden mektuplar gelirdi.
Bunları toparlar daha sonra köyüne, eşine çocuklarına gönderirdik.
Ya da eşi ve çocukları gelir alırlardı.
Hatta bu işçi kardeşlerimiz parayı direk babamın adına gönderirler babam gider bankadan alır eş ve çocuklarına ihtiyaç oldukça verirdi.
Çünkü güven tesis edilmiş, azar azar verilir.
Ayrıca eve de göz kulak olunur, çocukların okuyup okumadıkları köyde neler olduğu aylık olarak o rapor edilirdi…
Ha birde telefon vardı…
Haftada bir gün saat verilir.
İşçi kardeşimizin ailesi ve çocukları gelir telefon beklerlerdi.
Çünkü işçimiz Almanya'dan arayacaktı…
Telefon sonrası mutlaka ağlanırdı.
Hanımı ağlar, çocuklar ağlar, biz üzülürüz…
Evet, o yıllar öyleydi… Gurbeti sadece işçi ailesi yaşamazdı bizde yaşardık, esnafta da yaşardı…
Haziran-Temmuz ayı geldi mi ya şehrimiz adeta alamancı bolluğu yaşanırdı…
Öyle ki o dönemlerde bakkallar, tuhafiyeciler, hatta hatta fırıncılar bile mark alır, döviz bozarlardı…
Tabii kaçak olarak, tabii karaborsa fiyatı ile…
Hatta hatırlarım uzun yıllar bababımın ve kardeşlerim gömlek ve kravata para vermezdik..
Belki abartılı gelecek ama size en az 100 den fazla kravatımız vardı desem şaşırmayın…
Çünkü yurtdışındaki işçi kardeşlerimiz gelirken elleri boş gelmez.
Ya cukulata ve çoğunlukla da gömlek, kravat getirirlerdi…
Bizde tabi o dönemler sevinirdik…
Aa çukulata gelmiş, gömlek gelmiş diye…
Hiç aklımıza gelmezdi ki ya bu gömleğin markası nedir?
Bizim için önemli değildi nasıl olsa alamanyadan geliyor…
Ama sonraları farkına vardık ki…
Meğerse Almanya'dan alınan bu gömlekler bizim Türkiye'den giden Sümerbank gömlekleriymişJ)
Sonraları mı?
Sonraları bu gurbetçilerimiz emlak almaya, ev almaya başladılar…
Ve içinde oturmadıkları ve hiçbir zamanda oturamayacakları evler aldılar…
Öyle ki Aksaray'da onlar için ilk defa VİLLALAR yapılmaya başladı.
İkişer katlı, hatta 3 er katlı villalar yapıldı.
Projeleri de Alman mimarisi şeklinde…
Evet, hiçbir zaman oturamadılar dedim çünkü yaşlı kuşak maalesef emekli oldu geldi ve hastalanarak geldi şehre değil köyüne gitti ve orada vefat etti.
Genç kuşak ise Türkiye'ye hiçbir zaman dönmedi hala da alamanyada yaşamaya devam ediyor…
Esnaf olan babam da "Villa Yaptırıp" alamancılara satmaya çalıştı ve yaptırdı da ama biraz geç kalmıştık 4 villanın dördü de satılmadı…
Ne mi oldu? Yakılıp yıkılan bir zamanların Doğu'nun Paris'i denilen Beyrut'tan gelen Arap kardeşlerimiz orada kaldılar onlara satıldı…
Hem de yarı fiyatına yani zararına…
Neden zararına çünkü 3 yıl satılmamıştı…
Olsun elimizde kalmadı yaJ)
Veee Özal dönemi, 70 sente muhtaç olduğumuz dönem bitti artık işçi kardeşlerimizin dövizleriyle yakından ilgilenmeye başladık…
Zaten gurbetçiler bizim için 1980'den sonra ilgilenmeye başaldık.
Neden mi?
Çünkü ondan önce bizim için sadece döviz gönderen bir kurum gibiydi…
Döviz göndersinler, Türkiye'ye yıllık izne gelince bol bol para harcasınlar yatırım adına ölü yatırım yapsınlar…
İşte o kadar…
Ha onların derdi nedir?
Oralarda ne yapıyorlar hiç mi hiç bizi açıkçası yakından ilgilendirmiyordu…
Bize göre takım elbise giyiyorlar, başlarında tüylü fötr şapkaları vardı ya o yeter…
Araştırmacı yazar Günter Wallraff, Türk işçi Ali Levent Sığırlıoğlu'nun kılığına girerek TÜRK İŞÇİLERİN ARASINDA yaşadıklarını EN ALTTAKİLER adıyla kitaplaştırana kadar ne hükümetin ne de halkımızın haberi vardı.
Hatta o dönem içerisinde eli kalem tutanlar içinde de ALAMANCI fazla yer tutmuyordu…
Ve bu satırların yazarı ilk defa eğitim için İngiltere'ye gidip oradaki Türklerin durumunu görene kadar bendeki alamancı imajı da yukarıda ki gibiydi.
Ama İngiltere'de kaldığım bir yıl süresince orada kaçak çalışan Türklerin durumunu görene kadar…
Sabah gün ışımadan yola çıkıyorlar(çünkü aman polis görür yoksa sınır dışı edilirsiniz diye korkutuyorlardı) gece karanlığında evlerine(!) daha doğrusu bir oda içerisinde 4-5 kişinin kaldığı odaya dönüyorlardı…
Saat ücreti 2 pounddan çalışıp para biriktiriyorlardı…
4-5 yıldır Türkiye'ye gitmeyen işçilerimiz vardı…
Ha şimdi nerden çıktı bu en alttakiler derseniz…
Ekonomi de yine gurbetçi işçilerimizin dövizlerine göz dikildi. Krizden çıkış için yine onların kapısını çalıyoruz da şöyle eskilere gittim biraz anılarımızı tazelemiş olduk…
Gurbetçi vatandaşların kendi ülkelerine getirdikleri bu paraların dünya genelindeki büyüklüğü resmi rakamlara göre 300 milyar dolar.
Gayri resmi büyüklük ise 500 milyar dolar.
Bu dövizler özellikle Afrika başta olmak üzere bazı ülkelerin gayri safi milli hâsılalarının yarısına kadar yaklaşıyor.
Sayıları 5 milyona yaklaşan yurtdışındaki Türk işçileri, geçen yılın ilk dokuz ayında yurda 849 milyon dolar göndermişti.
Merkez Bankası verilerinden yapılan hesaplamaya göre, yurtdışındaki işçilerin kırk beş yılda Türkiye`ye gönderdiği toplam rakam yaklaşık 75 milyar dolara yaklaştı…
Peki, biz onlar için ne yaptık…
Ne mi yaptık?
İmam gönderdik, diyanet camileri açtık, öğretmen gönderdik hepsi o kadar…
Peki, ruhlarına inebildik mi?
Yani onların da bir ruh taşıdığını acaba ne zaman anlayacağız…
Fahri SARRAFOĞLU, netpano.com
Geçtiğimiz günlerde ABD'de yapılan operasyonda gözaltına alınan hahamların kirli çamaşırları ortaya çıktı.
ABD'li araştırmacı Scheper-Hughes, ticaretin merkez üssü olarak İsrail, Türkiye, Moldova, Güney Afrika ve Brezilya'yı gösterdi ABD'nin New Jersey eyaletinde perşembe günü yapılan tarihî yolsuzluk operasyonunda;
kara para aklama, haraç ve organ ticareti suçlamasıyla tutuklanan 44 kişi arasında yer alan “çöpçatan” lakaplı Levy-Izhak Rosenbaum'un İsrail'deki çaresiz insanlardan 10 bin dolara aldığı böbrekleri, ABD'de böbrek sırası bekleyen hastalara 160 bin dolara sattığı ortaya çıktı.
Aynı zamanda bir haham olan Rosenbaum'un, böbreklerini veren insanları dinî kavramları kullanarak ikna ettiği öğrenildi.
Komşuları ise Ortodoks Yahudi cemaatinin üyesi olan Rosenbaum'un inşaat işinde olduğunu zannediyor.
FBI'ın 10 yıllık çalışması sonucu yapılan eş zamanlı operasyonlar, organ nakil uzmanlarına göre eğer ispatlanırsa, bu, ABD'deki belgelenmiş ilk organ nakli ticareti davası olacak.
BİR NUMARALI ADAM ROSENBAUM
10 yıldır Brooklyn bağlantılı organ nakli ağının izini süren California Üniversitesi Antropoloji Profesörü Nancy Scheper-Hughes, İsrail'deki kaynaklarının Rosenbaum için “ABD'deki bir numaralı adam” dediklerini söylüyor.
Araştırmalarında İsrailler için İsrail, Güney Afrika, Türkiye ve diğer ülkelerde yüzlerce yasa dışı organ nakli vakasını ortaya çıkarttığını söyleyen Hughes, satıcıların da Moldova ya da Brezilya gibi fakir ülkelerden temin edildiğini söyledi.
2003 ve 2004 yıllarında Brezilya ve Güney Afrika'da 17 kişi uluslararası organ nakli ticaretine karıştıkları şüphesiyle tutuklanmıştı. Araştırmacılar, tıbbi muayaneleri yapılan Brezilyalıların Güney Afrika'ya gönderilerek orada böbreklerinin alındığını söylüyor.
Harvard Üniversitesi'nden cerrah Dr. Francis Delmonica ise dünyanın birçok yerinde organ ticareti olduğunu, böbrek nakillerinin yüzde 10'unun -her yıl beş ila altı bin- yasa dışı yollarla yapıldığını söyledi.
Delmonica'ya göre ticaretin en sıcak noktaları Pakistan, Filipinler ve Çin.
Bazı organların bu ülkelerde idam edilen mahkûmlardan alındığı da iddialar arasında.
İSRAİL'Lİ HASTA TÜRKİYE'YE GELİYOR
Organ nakli ticaretinde Türkiye ile İsrail arasında yoğun bir trafik olduğu biliniyor.
Türkiye'de organ kaçakçılığı denince akla ilk gelen isim olan Doktor Yusuf Erçin Sönmez'in yolu her zaman İsrailli hastalarla kesişti.
Organ kaçakçılığı ve yasa dışı organ nakli yapmak suçlarından beş kez yakalanan ve hapis cezası alan Sönmez'in ortağı da bir İsrailli idi. Sönmez'in yakalandığı baskınlarda, nakil yaptığı kişilerin İsrailli zengin hastalar olması dikkat çekmişti. En son 2007'de organ nakli yaptığı sırada yakalanan Sönmez'in daha önce mühürlenen hastanesine baskın yapan polisler, Filistinli bir genç kadından alınan böbreğin 68 yaşındaki bir hastaya nakledildiğini görmüştü.
15 yıl hapis cezası istemiyle yargılanan Sönmez ile İsrailli ortağı doktor Zaki Shapira, yargılandıkları ilk duruşmada tahliye edildi.
Sönmez, mahkemedeki savunmasında, durumu kritik olan hastaları, tamamen meslek ahlâkı gereği ameliyat ettiğini söylemişti.
Doktor Sönmez'le 15 yıldır arkadaş olduklarını belirten Shapira ise mahkemeye verdiği ifadede, bazı kritik durumda olan İsrailli hastaları tedavi etmesi için Türkiye'ye yönlendirdiğini iddialarını doğrulamıştı.
Kaynak: netpano.com
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Çanakkale Boğazı'na 30 metre yüksekliğinde Hektor heykeli yaptırmayı hayal ettiğini söyledi.
O kadar çok paranız varsa önce türbelere ve kütüphanelere sahip çıkın.

Kanuni ve İkinci Abdülhamid'in türbelerini kapattık
1925 yılında kapatılan türbeler 1950'de CHP tarafından tekrar açılmıştı ancak 2009'da AK Parti iktidarında başta Kanuni ve İkinci Abdülhamid türbeleri olmak üzere birçok türbe kapatıldı
Türbeler, bizim medeniyetimizde son derece önemlidir.
Tarih boyunca Türk milletine hizmet eden önemli şahsiyetler her biri medeniyetimizin muhteşem örnekleri olan türbelerde yatmaktadır.
Ancak bugünlerde türbelerin birçoğu kapalı.
KANUNİ TÜRBESİ KAPALI
Bugün İstanbul'da 300'den fazla türbe var.
Ancak İstanbul Türbeler Müze Müdürlüğü'ne bağlı türbe sayısı 117. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin desteğiyle bazı türbeler açık tutuluyordu. Fakat belediye, 2009'un Ocak ayında ekonomik şartları gerekçe göstererek özel güvenlikçileri geri çekti.
Geçtiğimiz günlerde de temizlik görevlilerini geri aldı.
Türbeler Müze Müdürlüğü'nde 117 türbe için sadece 10 özel güvenlikçi ve 5 bekçi olduğundan dolayı Kanuni, Hürrem Sultan, Hatice Turhan Sultan, Havatin, Cedid Havatin ve İkinci Mahmud türbeleri kapatıldı.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında 1925'te kapatılan türbeler 1950'de Cumhuriyet Halk Partisi tarafından açılmıştı.
Ancak geleneklerimize, tarihimize, manevi değerlerimize önem veren bir parti, yani Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde Kanuni ve Sultan Mahmud Türbesi kapatıldı.
Sultan Mahmud Türbesi'nde İkinci Abdülhamid'in de mezarı yer alıyor.
İkinci Abdülhamid'e toz kondurmayanlar böyle bir durumda seslerini çıkarmıyorlar.
SIRA EYÜP SULTAN'DA
Fatih, İkinci Bayezid, Birinci Ahmed, Eyüp Sultan, Aziz Mahmud Hüdai, Sünbül Efendi ve Merkez Efendi türbeleri şimdilik açık.
Yakında oraları da kapatırsalar şaşırmayın.
Muhafazakârlık sözle değil icraatla olur.
Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde maalesef kültürümüze ve tarihimize sahip çıkılmadığını görüyoruz.
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin üst düzey yöneticileri gençliklerini tarihimize ve kültürümüze sahip çıkılmıyor nutuklarını dinleyerek veya atarak geçirdiler.
Ancak iktidara gelince bu nutuklar maalesef icraata geçmedi.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Çanakkale Boğazı'na 30 metre yüksekliğinde Hektor heykeli yaptırmayı hayal ettiğini söyledi.
O kadar çok paranız varsa önce türbelere ve kütüphanelere sahip çıkın.
Türbelere ve kütüphanelere gereken önemi vermeyen Kültür Bakanlığı ne iş yapar merak ediyorum.
Kültür Bakanı CHP'den olsaydı, herhalde türbelerin ve kütüphanelerin durumu bundan kötü olmazdı!
İLK DEVLET KÜTÜPHANEMİZ KAN AĞLIYOR
Bilimi aşırı yüceltiriz ancak bilimsel çalışmaların altyapısını hazırlamayız.
Bir toplumun vardığı seviyeyi kütüphanelerinin durumu gösterir.
Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı Beyazıt Devlet Kütüphanesi 125 yıl önce Türkiye'nin devlet eliyle kurulan ilk kütüphanesi.
Bugün ise Türkiye'nin en büyük kütüphanelerinden biri olan Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nin durumu içler acısı.
Beyazıt Devlet Kütüphanesi, derleme alan bir kütüphane.
Derlemeden gelen bir kitabın çok kısa sürede hizmete sokması lazım.
Ancak eleman ve teknik eksiklikler yüzünden son yıllarda gelen kitapların kataloglama işlemleri çok geç gerçekleşiyor.
2008 yılı kitapları katalogda yok.
2004-2005 yıllarına ait kitaplar ve 20 yıldan beri kütüphaneye bağışlanmış 40 binden fazla kitap da kataloglanmamış durumda.
500 binden fazla kitap ve on binlerce dergiye sahip kütüphanede sadece 25-30 kişi çalışırsa işler yürümez.
Çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak bilgiye, dolayısıyla da kütüphanelere sahip çıkmakla olur.
TÜRBELERE SAHİP ÇIKMAYANLAR MÜZEYE ENGEL OLUYORLAR
Dert bir değil ki bin tane. Kapatılmadan önce türbelerde maddi ve manevi değerleri yüksek birçok eşya vardı.
Bunların bir kısmı çok kötü şartlar altındaki depolara kaldırıldı.
Kapatıldıkları tarihe kadar bu türbelerde muhafaza edilen yazma Kur'an-ı Kerimler, Hacerül-Esved taşından parçalar, padişah hatları, kâbe ve ravza-i mutahhara örtüleri, sakal-ı şerifler, sanat eseri rahle ve şamdanlar, dönemin en önemli hattatları tarafından yazılmış puşideler şimdi depolarda çürüyor.
Türbeler Müze Müdürlüğü, Sultanahmet Medresesi'ni türbelerdeki bu eşyaların teşhir edilebileceği ve Türk-İslâm geleneğinde ölüm kültürünü anlatan bir müze haline getirmeye çalışıyor.
Ancak Vakıflar Genel Müdürlüğü burayı biz kullanmayı düşünüyoruz diye bu projenin hayata geçmesini engelliyor.
Bugün kapalı olan türbelerin zengin vakıfları vardı ve bu vakıflar bugün Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kullanılıyor.
Ancak Vakıflar, türbeler Kültür Bakanlığı'na tahsisli diye türbelerin tamiratını yapmıyor.
Diyanet İşleri'ne tahsis edilen camilerin tamiratını yaparken kime tahsisli diye bakılmıyor da türbelere gelince anlayış niçin değişiyor?
Sultanahmet Medresesi'ne gelene kadar Vakıflar'ın kullanacağı birçok yer var.
Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt son derece becerikli bir bürokrattır.
Müze projesine engel olmayıp, destekleyerek son derece kıymetli eşyaların çürümekten kurtulmasına vesile olacağına eminiz.

Kaynak: Bugün-Erhan Afyoncu